2 Kasım 2013 Cumartesi

Yağmur'la Paris...

Eskisi gibi sık yazamıyorum buraya artık biliyorum.
Ancak Yağmur'la yaptığımız Paris gezisini tarihe not etmeden geçemeyeceğim.

Ailecek yaptığımız ilk yurtdışı seyahatimiz nasıl mı geçti?

HARİKAAAAA!

Yağmur'un işbirliği çok önemliydi ve bu konuda da çok da iyiydi :) Paris'i seçme nedenimiz ise tamamen Yağmur'du. Şöyle anlatayım:

Geçen eğitim ve öğretim yılının başlarında başlayıp, bu yılki eğitim ve öğretim yılına da etkilerini bırakan bir kreş sürecimiz -ki konu çoooook uzun bir 'gelecek post' konusudur- ve sonuç olarak seçilmiş Fransız ekolüne uygun eğitim veren Küçük Prens Okulunun 'Gelincik' Sınıfının öğrencisi olmamız Paris'i Yağmur'la tekrar görülesi bir yer yaptı.




Gitmeden önce alınan sözler:
Yağmurcuğum Paris çok hızlı bir şehir acele etmezsek gezemeyiz. İşbirliği yapacağına söz veriyor musun?
Yemekleri bizim yemeklerimizden biraz farklı olabilir yemeklerini güzel yemezsen yorulursun ve gezemeyiz tamam mı?
Dışarı çıkarken havanın durumuna göre ne giyileceğine anne ya da baba karar verecek ona göre!

Gitmeden önce verilen sözler:
Disneyland'a gidilecek, Mickey ile foto çekilecek.
Metro trenlerine binilecek.
Hep birlikte olunacak, uyurken bile!

Kendimize verilen sözler:
Yağmur yemeklerini iyi yemezse bu duruma takılınmayacak, dünyanın sonunun geldiği düşünülmeyecek.
Her gün deli danalar gibi koşturulmayacak, dinlenmeye zaman ayrılacak, müze ve tarihi eser zehirlenmesinden kaçınılacak.
Alışveriş abartılmayacak!

Sonuç:
Bence herkes sözünü 'elinden geldiğince!' tuttu.

Gelelim gezimizin ayrıntılarına,

Yağmur metroyu çok sevdi. Döndüğümüzde "Paris'te trenler yerin altından gidiyor biliyor musuuuuun?" diye büyük bir heyecanla anlattı herkese. Bir de metrolara seyahat sırasında binen sokak sanatçılarını görünce Yağmur da her metroya bindiğinde şarkı söylemeye başladı. Bağıra bağıra! Türkçe ve doğaçlama yaptığı şarkılarıyla şenlendirdi soğuk ve sessiz Paris metrolarını. Paris'te çocuklar yok sanki. Yani var da yok! Benim bildiğim çocuk demek cıvıltı demek, neşe demek, ses demek. Bir hafta boyunca metrolarda varlığı belli, sesi cıvıltılı tek çocuk Yağmur'du.



Bir aydır her gün fransızca bilmediğimden anlayamadığım kelimeleri bana söyleyip, bu erkek demek, kız demek, araba demek, bunu tuvalete gitmek istediğimizde söylüyoruz diyen Yağmur'un, yolda, metroda, restaurantlarda gördüğü insanlara 'bonjur' deyip bildiği kelimeleri arka arkaya sıralayıp onlarla heyecanla iletişim kurmaya çalışmasını izlemek çok keyifliydi.



Eiffel Kulesine gelince: Yağmur sırada beklerken, asansörde ve merdivenlerde oldukça metanetliydi. Ben bile o kadar başarılı değildim açıkçası. Ama üçümüzün de ilk defa çıktığı bu kule günün tam da çıkılası zamanında muhteşem bir iz bıraktı bu gezide. Bu arada biz o upuzun sırayı görüp aşağıda takılıp, yukarı çıkmadan dönme kararı almışken, arabasında uyuyan güzel uyandı ve sislerin arasında kalan Eiffel Kulesini gördü ve bir süredir dokunmak istediği bulutlara dokunmak için oraya çıkmak istediğini söyledi. Biz de bu sayede uzuuuun sırayı göze alıp yukarı çıktık ve o güzel dakikaları yaşama fırsatı bulduk.



Yağmur için en önemli kalem olan Disssssneyland'a gelelim. Tanrım bu kadar sırayı bekledikten sonra göz açıp kapayana kadar geçiveren binilen o oyuncaklara ne demeli? Ortam çok güzel sanki düşler diyarında gibisiniz, dükkanlar o kadar güzel ki alışveriş yapmadan durmak imkansız! Ancak o kalabalık -ki bu bir işletme taktiğiydi, çünkü sıralar belirli bir uzunluğun altına düşünce yavaşlatıyorlardı işlemleri- çekilir gibi değildi. Hoş ben böyle diyorum ama Yağmur şimdiden Mickey'nin evine tekrar ne zaman gideceğimizi soruyor! 




Mickey'nin evi demişken Disneyland'ın en büyülü tarafı bence çocukların karakterlerle tanışma anı ve onlarla fotoğraf çekilme fırsatı bulmaları. Yağmur ilk Guffy'le foto çektirdi. Bana neden konuşmadıklarını sordu. Ben de 'ağızlarında boşluk olmadığından' dedim, hazırlıksızdım saçmaladım!



 Mickey'nin evi gittiğimizde kapalıydı. Yağmur'a söz vermiştik. Ve bize de söylenen saatten yaklaşık 3 saat önce kapanmıştı. Biz de çıkış kapısından girip, personel kapısından daldık içeri. Türk olmanın yararları. Son dakikada Yağmur'u Mickey'le tanıştırmış olduk bu sayede. O karşılaşma çok etkileyiciydi!



Ve tabii Küçük Prens! Metroda, kitapçılarda, afişlerde, müzelerde her yerde karşımıza çıktı Küçük Prens. Yağmur'u Küçük Prens Okulunun mülakatına götürürken arabada anlatmıştım nereye gittiğimizi. Erken verdiğim bilgi endişe düzeyini artırdığından son dakikalara bırakıyordum bu tür konuşmaları. Küçük Prensin bir okul olduğunu öğrenince, o okula adından dolayı sadece erkeklerin gidebileceğini, kızların da gidebilmesi için küçük prenses olması gerektiğini söylediğinde Küçük Prens'in bir hikaye kahramanı olduğunu bilmiyordu. Ama şimdi biliyor! Hem de çok iyi biliyor! Okulu ile kurduğu bağı da çok kuvvetlendirdi  Paris'teki Küçük Prens karşılaşmalarımız. Özellikle de Museum Grevin 'balmumu müzesi'ndeki karşılaşma çok etkileyici oldu.




Naomi Campbell'la podyumda



veee Asterix'in Obelix'i
Ray Charles da Yağmur'u çok sevdi :)

Yabancı trustlerin çok bilmediği ama Fransızların önünde metrelerce kuyruk oluşturdukları çok etkileyici bir müzeydi. Klasik bir Paris turunda karşılaşamayacağınız ünlü isimlerin Madonna'dan Charli Chapline'e Picasso'dan Ernest Hemmingway'e birebir ölçekli balmumundan örneklerininve fransız tarihinin sergilendiği bir müze. Ama görülmeye değer bir müzeydi.




Ve bu sefer hakkını tam olarak veremediğimiz ancak bir daha ki sefere 1 tam gün vererek tamamlanacak olan bir müze: Doğa Tarihi Müzesi ' Museum National d'Histoire' cm2'si değerli olan, evlerin ev olamamanın sınırında, tuvaletlerin işlevini yerine getiremeyecek kadar küçük olmanın sınırında olduğu Paris'te devasa bir alanı açık alan ve kapalı alan bitkisi, her türlü hayvanın iskeleti, kurutulmuş ya da doldurulmuş haliyle sergilendiği muhteşem bir müze. Buraya gidince o sinirleri alınmış, cıvıltısız Fransız çocuklarının ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Bir tek bu müze bile çocuğunuzun bir seçimini ve dolayısıyla geleceğini değiştirebilir. Paris bu potansiyelle dolup taşan bir şehir. Metrodaki afişler, yollardaki billboardlar, müzeler, gösteriler, konserler öyle etkileyici ki... 
'All that can be found anywhere can be found in Paris.' Victor Hugo



Hep söylerim gittiğim ülkenin, şehrin turisti olmayı sevmem ben. Çocukluğumun ve genç kızlığımın bir kısmının Bodrum'da geçmesinden midir bilmem ama sevmem turist olmayı. Sanki sürekli aldatılıyormuşum, gözüme sokulan klasiklerden dolayı gerçek güzellikleri gözden kaçırıyormuşum gibi gelir hep. İşte bu açıdan bu Paris gezimiz çok güzel oldu. Kendimi Eiffel dışında hiçbir yerde turist olarak hissetmedim. Yağmur'un gözlerindeki ışıltı da bizim için en güzel hediye oldu.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder