30 Aralık 2012 Pazar

Taşındık

Hani dedim ya bu arada neler geçti başımızdan anlatacağım birer birer.
İşte ilk postumuz!

1 Temmuz 2012 günü taşındık.
Ama ne taşınma!

Unutamayacağım bir taşınma macerasıdır!
Sevgili (!) Keriman Hanımı da anmış olayım burada!
Keriman Hanım, Yağmur 10 aylık olduğundan 2,5 yaşına kadar evimize gündüzleri gelen, daha ziyade ev işleriyle uğraşan ancak son dönemde burada da paylaştığım çok heyecan verici bir proje için kolları sıvamaya karar verdiğimden Yağmur'un da sorumluluğunu alabilmiş bir bayandı. Yağmur onu çok seviyordu. O da Yağmur'u!
Bu ikincisinin kocamaaaan bir yalan olduğunu taşınmamıza 1 hafta kala aptalca bir sebepten arkasında Yağmur'u "abla gitme" diye ağlayarak bırakıp kapıyı çarpıp çıkmasıyla anladık. Bebekliğinden beri terk edilme duygusunu yaşamaması için işimi gücümü bırakıp, kariyerimi bu uğurda feda etmiş olmama rağmen, yüreği beş para etmez bir kadın bu duyguyu tattırdı Yağmur'a! Pedagoglar her ne kadar "Yağmur için önemli olan sizsiniz o şahsiyet ikincil derecede önemli Yağmur için, merak etmeyin!" deseler de, bu durumun çok büyük bir travma yaratmayacağını öngördülerse de "keşke vedalaşsalarmış" dediler ya işte benim kinim bundan sebep bitmeyecektir sevgili! Keriman Hanım'a.

Bu yüzden çocuklara evde yardım aldığımız kişiler hakkında doğru kodlama yapmak lazım diye düşünüyorum!
Mümkünse onlara bizim yardımcımız olduğunu, zamanı kalırsa onlarla oyun oynayabileceklerini, ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini anlatmak lazım. Mümkünse diyorum çünkü çalışan anneler için pek mümkün değil bu durum.




                    


Bu kişileri doğru seçmek lazım diyemeyeceğim çünkü melek görünümünde şeytan olabiliyorlar. Ve cehalet vicdanı, merhameti hiç tanımıyor.

Neyse yardımcı seçme konusu daha sonraki günlerde konu olacak başka bir posta, çünkü çok ama çok önemli bir konu.

Bu postumuzun konusuna gelecek olursak, yaşadığımız bu tatsız deneyimden sonra yeni evimizde yardımcım olmadan işlere girişebilmek için annem geldi saolsun. Yağmur'la ilgilenmek için. Aksi gibi babamızın da işlerinin en yoğun olduğu döneme denk geldi, seyahati bol bir dönem geçiriyordu.

Evimizin yeni olmasından öte bir de iki katlı olması, bahçeli olması, her zaman tarafımca gösterilen ilgiye bağımlı olan Yağmur'un bu dönemde bundan tamamen mahrum kalmasıyla yağmur anneye aşırı bağımlı hale geldi. Ananeyi bile tehdit olarak gören bir çocuk oldu ki bu konuda aslında haklıydı çünkü yeni evimize yerleşme sürecinde onun Yağmur'un ihtiyaçlarını karşılaması sayesinde ben de biçşeyler yapabilir duruma gelmiştim. 

3 yaşında bile olmayan bu bıcırığın evindeki köklü değişiklikle baş edebilecek yaşam deneyiminde olmaması normaldi. Ama onun bu süreci kendi hızıyla atlatmasını bekleyecek kadar sabrım yoktu. Ancak başka da çarem yoktu. Ve bekledim, bekledim, bekledim...

Bu döneme gelen yeni yardımcı, arkasından başlayan kreşe alışamama süreci bekleme sürecini daha da uzattı. Diyebilirim ki hala bekliyorum. Ama artık daha da umutla!

Bütün bu zorluklara rağmen yeni evimiz Yağmur'a çok iyi geldi. Zaten uzun süre eski evimize döneceğimizi zannedip ciddi ciddi endişelenmeseydi acaba doğru mu yaptık bu taşınma işini diyebilirsin bile. 


Ancak Yağmur 9. katın soğuk kopuk yaşamından sonra yatayda genleşen yeni hayatımızı, komşularımızı, onların evcil hayvanlarını çok sevdi. Üst katta bulunmaya, ya da benim üstte onun alt katta olmasına yeni yeni alıştı. Pedagogların dediğine göre farkındalıkları yüksek çocukların kaygı düzeyleri de yüksek olabiliyor, bu tür durumlara alışması uzun sürebiliyormuş. Bize de sabırlı ve kararlı olmak düşüyormuş. Tıpkı 3 aydır bitmek bilmeyen kreşşşş oryantasyon süreci ve eskittiğimiz 3 okulla ilgili sabırlı olmamız gerektiği gibi.

Ve tabii ki bu da çok önemli bir başka post konusudur! Sabrederseniz bir ara yazarım, içimi dökerim.
Şimdilik herkese iyi yıllar...
Bu yıl yeni yılda evde parti yapma kararı aldık, aslında evde olsa daha iyi bahçede çadırda olacak. 
Bu fantezi babamıza aitti ve dolayısıyla hazırlık dönemi bayağı zor geçti. Bakalım nasıl olacak??? Parmaklarım donmamış olursa yazarım sonra :)))

21 Aralık 2012 Cuma

Geri dönüyoruz!

Sahi ben bu bloğu neden yapmıştım, mmmm neden yapmıştııım, neden yapmıştıııımmm???

Buldum galiba!

Yağmur'u, Yağmur'un hayatımıza getirdiklerini, anne olmayı, aile olmayı, anlamak anlatmak için.

Ancak uzun çok uzuuuun zamandır taşındığımız yeni eve bir türlü bağlanamayan internet yüzünden ve blogger'ı halkıyla desteklemeyen akıllı telefonlar yüzünden tarafımca ihmal edildi, öksüz kaldı.

Oysa ki ne hayalleri vardı bu zavallı bloğun,
Yağmur'un komikliklerini,
annesinin deliliklerini,
babasının parlak fikirlerini, ananenin,babaannenin, dedelerin sonsuz yüreklerini,
teyzenin, halanın şefkatini,
kuzenlerle, arkadaşlarla yaşanan çılgın maceraları
not etmekti bütün hayali,
hatta amacını aşıp bir dolu bloggerı benim arkadaşım yapıp,
onların güzel yavrularının ve hayatlarının tanığı yapmaktı aynı zamanda.

Peki sonra noldu????

İşte bunu ben de merak ediyorum!
Ve bugün yayınladığım bir posta yorum yapan sevgili Zeynep Sude'nin annesi sayesinde bloğumun amacını aştığını ve bir "günlük" olmaktan daha öte, organik bir yapısı olduğunu ve kendi içinde yaşarlılığı olan birşey olduğunu hatırladım
İşte bu yüzden ilerlemiş akıllı telefon teknolojisine de güvenerek sessiz ve karanlık geçen bu arada bloğumun ve sizin neler kaçırdığınızı yayınlamaya karar verdim.

Bir dahaki postta görüşmek üzere!

20 Aralık 2012 Perşembe

21 Aralık

Biraz abartıldı ama biz de selam edelim bu diyardan başka diyarlara belki de son kez :))

26 Ağustos 2012 Pazar

babaevi


baba evi,
seni her halinle kabul eden, varlığınla çoğalan, yokluğunla azalan, 
senin mutluluğunla mutlu, üzüntünle senden daha üzgün ve daha çaresiz, 




sevdiklerini seven, seni üzenlere prim vermeyen, 
elinden gelse senin için düşünmeden hayatını gözden çıkaracak yürekte olan iki insanın yaşadığı,





geçmişini buldugun, geleceğini çok da düşünmediğin, sevdiklerinle birlikte bulunmanın tadını keşfettiğin, 
bir zamanlar köşe bucak kaçtığın ve her tatil fırsatında uzakları seçtiğin, 




şimdilerdeyse her fırsatta bir arada olmak için torlanıp toplanıp gitmekten yorulmadığın yegane ev; 
hoşçakal şimdilik. 



Herşey için tekrar teşekkürler...

14 Ağustos 2012 Salı

NEDEN???





NEDEN???
NASIL???
NEREDE???
NEREDEN???

Bu sorular beni bu aralar yerden yere vuruyor adeta. 
Tanrım ne kadar çok sorusu varmış bu dünyanın özellikle de Yağmur'un. 
Zamanlama nedir, sansür nedir bilmeden sorularını her daim soran Yağmur'un cevaplarını bulmak için filozof olmak gerek.
E ben de olmadığıma göre hayat zor biraz bu aralar :(






- Anneee büyüklerin annesi olur mu?
- Olur tabii annecim, herkesin annesi olur.
- Annanemin annesi nerede peki?
- Meleklerin yanına gitmiş.
- Neden?
- İnsanlar çok çok çok büyüyünce çok çok çok sonra bir gün meleklerin yanına giderler.
- Neden?
- Artık biraz da onlarla olmak istedikleri için
- Neden onlarla olmak istiyorlar anne
- Melekler çok eğlenceli oldukları için
- Neden eğlenceli olur melekler anne?
- Kişilikleri öyledir annecim
- Neden öyledir anne?
- Yaradılış gereği kızım
- Yaradılış ne demek anne?
   ?????
   ???
   ?

Aaaa aklıma bir fikir geldi hamurdan havuz yapalım mı?
Tamam! Pembe balık da yapıp koyacağım içine :)))))))))




Ve bir dahaki buhrana kadar anne derin bir nefes alır :)



10 Ağustos 2012 Cuma

iyi ki doğdun anane


Bir anane 64 yıl önce yeni doğmuş, 
ailesi için bir melek, paha biçilmez bir varlık, güneş, umut, hayalmiş. 
Yıllar sonra bebeklerini kucağına alınca anlamış ailesi için ne ifade ettiğini, ve ne kadar büyürse büyüsün atfedilenlerin hiç değişmeyeceğini, bilakis anlamının giderek daha da derinleşeceğini. 




Sonra onun da kızının evine bir melek doğmuş, aydınlatmak için annesini babasını, anlatmak için hayatın anlamını, geri kalan şeylerin anlamsızlığını. 
İşte bu hikaye Adana'nın Bahçe kazasında 64 yıl önce bugün başlamış. Ve iyi ki de başlamış. 

İyi ki doğmuş, annem, iyi ki doğmuş kızımın annanesi, iyi ki doğmuş evimizin güler yüzlü, komacan yürekli, ruhu musikili şımarığı... 

3 Ağustos 2012 Cuma

Ne seninle ne de sensiz!




Nehir, nam-ı diğer Neyir. Yağmur'un anne tarafından kuzeni, canı ciğeri, kankası, yerine birini koyamadığı, kıymetlisi.

Nehir cephesindeyse durumlar biraz farklı. Nehir'e göre Yağmur hiç hesapta yokken ortaya çıkmış bir kardeş, oyuncaklarını, arkadaşlarını, ananesini, dedesini, teyzesini ve hatta anne-babasını paylaşmak zorunda kaldığı bir püsküllü bela. 




İşte bu yüzden bu yaz da yine daha öncekiler gibi anane-dedenin evinde Nehir'in ve Yağmur'un tatillerinin çakışan 15 gününde curcuna vardı. 





Her sabah birinin diğerinin sesiyle uyandığı ve 40 gündür görüşmüyorlarmışçasına çığlık çığlığa sarılıp öpüştükten maksimum 15 dakika sonra 
o benim, hayır benim, o zaman ben de sana bunu vermem, 
ittirmeler, kaktırmalar, vurmalar, sıkmalar, 
bak ben bunu yapabiliyorum çünkü ben büyüğüm, bebek bebek bebeksin sen!, hayır ablayım beeen!, 
ben gidiyorum, gitmeeee!, ben de geleceğim, gelmeeee! şeklinde atılan naralarla dolan evden 
birbirlerine düşen çocukları da alıp apar topar çıkmaya çalışan bitkin annelerden 
dinlemek lazım belki de bu hikayeyi.



Ancak ne benim ne de ablamın anlatmaya mecalimiz kalmadı. 

Buna rağmen önceki gün Yağmur uyurken İstanbul'a dönmek üzere yola çıkmadan önce 
gelip usulca onu öpüp "uyanınca Yağmur'a onu öptüğümü söyle teyze" diyen bir Nehir, 
uyanıp Nehir'in gittiğini öğrenince uzun uzun ağlayan ve avutmak için onu götürdüğüm parktaki oyuncaklara binerken 
"Anne Nehir de olsaydııı!" diyen bir Yağmur. 

Şimdi bir araya gelseler biliyorum ki sadece15 dakikaları var :)


19 Temmuz 2012 Perşembe

84 günde devri alem



Rekor kırdık bu sefer. En son yazdığım postun üstünden tam 84 gün geçmiş. Dile kolay yazıyla seksendört gün... 
Zamanında devri alem yapmışlar bu sürede. Peki biz ne yaptık?





Önce bir taşınma kararı aldık. Hem de şehrin tam göbeğinden, keşmekeşinden popülasyon açısından tenha, nispeten daha temiz havalı, radyasyon yönünden fakir, ancak şehre bir nebze uzak saklı bir cennete. 




Ayyy acaba alışabilecek miyim derken Yağmur 10 aylık olduğundan beri bizimle olan (yani 2 yıldır), herhangi bir şey paylaştırırken "bu anneye, bu babaya bu da ablaya diyerek onu nasıl da ailenin bir bireyi olarak gördüğünü bize anlatan Yağmur'un ablası taşınma arifesinde saçma sapan bir şeyi mevzu haline getirerek bizi tam yüzüstü bıraktı. 

Öyle ki arkasından ağlayan, emek verdiği, haftanın beş günü gördüğü, büyümesinin her adımına şahit olduğu masum bir yavruyu arkasından ağlayarak bıraktı ve çarptı kapıyı çıktı. 




İlk başta Yağmur'a açıklamak zor oldu. Sonra rahata alışmış benim günlük rutine alışmam. Ama en zoru da 2,5 yaşında bir veletle max volumle çalışmak zorunda olduğu bir dönemde olan bir kocayla, hiçbir yakınının şehir dışından gelememesi gerçeğiyle taşınmak zorunda olmaktı. 

Neyse ki son anda Yağmur'un ananesi bir süre sonra da babaannesi gelebildi de birazcık durum değişti. Yorucu geçen 1,5 aylık yerleşme çalışmalarının, ve yeni yardımcı görüşmelerinin ardından şimdi tatili hak ettik. Bodrumdayız ve mutluyuz... 




Bu blogun doğum yeri olan Bodrum'da her zaman olduğu gibi toparlanacağız bu sefer de. 
Bu arada daha ayrıntılı anlatırım bizim devri alemimizi.


27 Nisan 2012 Cuma

arı vız vız!




Ve karşınızda 23 Nisan vızvız arısı Yağmur. 





İnternetten bizzat kendisinin seçtiği ve anne-babasının üşenmeyip Ataşehir'den taaaa Osmanbey'e giderek aldığı bu kostümü kendi isteğiyle bütün gün giyerek  giyerek 
bir ilke daha imza atan Yağmur.








Objektifin arkasındaki ise bahar yorgunu, 
İstanbul sünepesi, her sabah ah uh sesleriyle uyanıp, elini hiçbir şeye sürmek istemeyen, 






öyle ki meçhul taşınma tarihini her hafta bir hafta daha erteleyerek 
güzelim baharın tadını kaçıran ANNESİ!







23 Nisan 2012 Pazartesi

23 İnsan!





Saat geceyarısını vurmadan ve anlamı kaçmadan bütüüüüüüün çocukların 23 Nisan Bayramını Yağmur'un dilinden kutlayayım

"23 İnsan kutlu olsun"





Ve sakın ısrar etmeyin 23 Nisan'da Yağmur'un gittiği oyun grubundaki partiye hangi kılıkla gittiğini aslaaa söylemem ve fotolarını da buraya koymam, en azından sonraki posta kadar! 

19 Nisan 2012 Perşembe

teknoloji meselesi...

Hep söylediğim birsey var; teknolojinin icine doğmakla, hayatina teknolojinin dogması aynı şeyler değildir.
Bizim neslimiz hayatına teknoloji doğanlardan. Commodore 64, walkman (ismin işaret ettigi kavrama dikkatinizi çekmek isterim: walkman yani hareket halinde bir adam napiyor müzik dinliyor??? Olacak is değil) dersem cogunuz anlar sanirim ne demek istedigimi.
Cocuklarımız ise görece şanslı ve bir o kadar da değiller...
Onlar teknolojiye doğanlardan, bizim gibi teknolojik araçları hayatına sokup sokmamasi tercihlerine kalmış değil onların. Onlar bu dunyanın parçası olmak zorundalar. Teknoloji de onların bir parçası, bir uzvu. Birbirini oteleyerek çalışan ve dolasiyla giderek artan bir ivme kazanan teknolojik gelişimler dokunma ölçeğini yok edip cocuklarımıza ne yazık ki birer insani suretler olma yolunda hız kazandırıyorlar. Bu degisim hayatlarını birçok acıdan kolaylaştırıyorken insan olmayı dokunmayı hissetmeyi unutmalarına sebep oluyor.

Peki bu durumda ne yapmalı bu gidişattan bu mutsuz gelecekten cocuğumuzu nasıl kurtarmalıyız.
Kurtaramayiz!

Bunu konuyu Yağmur doğduğundan beri düşünüyorum. Once 22 aylık olana kadar TV izletmeyerek başladım. Sonra orda burda ellerinde akıllı telefonlarla dolaşan el kadar bebeleri gördükçe cık cık cık dedim, hor gördüm.
Ancak şimdi Yağmur 27 aylık ve akıllı telefonlardaki oyun, yapboz, Youtube, video, foto gibi konularda uzmanlaşmış ve hatta radyasyon konusundaki hassasiyetimizden dolayı uçak moduna al diye uyardığımızda uçak moduna dahi alıyor makinayı.

Müdehaleci olmayı bırakalı yaklaşık 3-4 ay oluyor. Tabii miktarlarını çok abartmadan ve yasaması gereken deneyimlerin önüne geçmesine izin vermeden. Yani parkta ya da bir arkadaşıyla birlikteyken izin vermiyorum asosyallesmesine.

Şimdi anladım ki ebeveyn olmak çocuğunu mevcut ya da gelecekteki tehlikelerden körü körüne korumak değil bazen onun iyiliği icin bile bile yanlış yapmasına izin vermekmiş.

Önemli bir not: Bu post da cep telefonundan yazılmış-yayımlanmış ilk postumdur ve anlamı da büyüktür aynı :)

10 Nisan 2012 Salı

içimi kıpırdatan şeye gülmezsiniz di mi?


İçimde bir kıpırtı var, hani çocukluktan kalma bir deneyime benziyor 
o kadar uzak ki neredeyse yabancı bir duygu diyeceğim.
Nereden geldiğini düşününce buluyorum, 
sebebi bu mevsimlik botlar.





Güzel olmalarının dışında onları sadece 20 TL ye almış olmam kıpırdatıyor içimi.
Yağmur'un ayağına uygun olan numaranın sonuncusunu almış olmam da cabası.
Bakıyorum, bakıyorum içim eriyor, 
"ay bunlar ne güzel ayakkabılar böyle!" diyen herkese bilmiş bir edayla 
"bilin bakalım kaça aldım?" diyorum ve söylüyorum gururla 20 TL !..
Hiç bir entelektüel yanı yok bilakis kadınsal içgüdülerimle savaşmayacağım. 
İşte ben buyum ve çok mutluyum :)

*** Merak edenlere botlar H&Mucizesinden...

8 Nisan 2012 Pazar

pazara gidelim




Günlerden Perşembe, yer Yalıkavak Bodrum Pazarı. Belde sakinleri için sıradan bir pazar. 
Bizim içinse bir festival. 
Bodrum'a her gelişimde Yağmur için hem seviniyor hem de üzülüyorum.





Seviniyorum çünkü; 
İstanbul'un temassız, araba ölçeğindeki addalarından, 
alışveriş merkezi bunalımlarından, 
temiz bir havanın olmadığından emin olduğum sözüm-ona yapılan doğa gezilerinden 
geçici de olsa kurtarıyoruz onu.





Ama bir yandan da üzülüyorum. 
Bu küçük yerleşim yerinde yaşayan bir çocuğa göre kaybettiklerini düşündükçe, 
sahilde balıklara ekmek atarken zıplayan bir balığı keşfettiğinde 
"Aaaaaa anne bak Pepe'deki gibi" deyince 
ilk deneyimlerini dokunarak, koklayarak yaşamak yerine 
bir çizgi filmden ya da okuduğu bir kitaptan edindiğini gördükçe gücüme gidiyor.





Pazara gidelim bir çilek alalım...." şarkısını bilmesine rağmen 
"hadi kızım gel senle pazara gidelim" deyince pazarın ne olduğunu bilmeden 
"Yoook anne pazara gitmeyelim, addaya gidelim" deyip, 
sonra da pazarda "ben pazarı çoooook sevdim" demesine içim acıyor işte.




4 Nisan 2012 Çarşamba

nasıl bir Yağmur III


 Yağmur'la her yıl yaptığımız geleneksel sezon dışı Bodrum gezimizi yapmak için
anane-dede evine geldik yine. 



Zaman öyle hızlı geçiyor ki geçen yılki Bodrum maceralarımızın Yalıkavak İskele Kafe menşeli postu bana Yağmur'un hızlı büyüyüşünü hatırlattı ve uyardı;



Parmak aynı parmak olabilir, 



 Bakışlar kısmen de olsa aynı olabilir,


Ama Yağmur aynı Yağmur değil,

Artık kolay kolay kandıramadığımız, işine gelen mevzularda (örn: söz konusu bir sakızsa) "Ben kocaman bir kız oldum sakız çiğneyebilirim diyen, işine gelmeyen mevzularda (örn: sevmediği bir yemek söz konusuysa) ben küçüğüm sen büyüksün bu büyük brokoliyi sen ye diyen bir Yağmur.

Annesinin yapmasını istemediği bir şey yaparken basılırsa ben bişey yapmıyorum sadece bakıyorum ya da sadece oynuyorum diyen,

Akıllı telefonları kullanmada birçok yetişkine göre daha becerikli, annesinin uyarısı üzerine uçak moduna bile alabilen bir Yağmur.

Evde kimin ne yapacağına karar veren, sen gel sen otur, sen kalk diye direktifler yağdıran. Bir hata yaparsanız asla atlamayıp "öyle değil böyle yapacaksın" diye sabırla anlatan,

Yeni bir sima görünce senin adın ne demeden, ya da iletişim kurmadan geçmeyen, kendinden biraz büyük abla ve abilerin delisi

Restaurantlarda kendi işini kendi halleden, garson abi ablalarla kanka

Şaşırtıcı mantık dizgeleriyle düşünebilen
bir Yağmur artık.


Eskisi gibi masum değil ama ben onun bu halini çok sevdim.  
Ve gelecek bana nasıl bir Yağmur getirecek
merakla bekliyorum.