2 Kasım 2013 Cumartesi

Yağmur'la Paris...

Eskisi gibi sık yazamıyorum buraya artık biliyorum.
Ancak Yağmur'la yaptığımız Paris gezisini tarihe not etmeden geçemeyeceğim.

Ailecek yaptığımız ilk yurtdışı seyahatimiz nasıl mı geçti?

HARİKAAAAA!

Yağmur'un işbirliği çok önemliydi ve bu konuda da çok da iyiydi :) Paris'i seçme nedenimiz ise tamamen Yağmur'du. Şöyle anlatayım:

Geçen eğitim ve öğretim yılının başlarında başlayıp, bu yılki eğitim ve öğretim yılına da etkilerini bırakan bir kreş sürecimiz -ki konu çoooook uzun bir 'gelecek post' konusudur- ve sonuç olarak seçilmiş Fransız ekolüne uygun eğitim veren Küçük Prens Okulunun 'Gelincik' Sınıfının öğrencisi olmamız Paris'i Yağmur'la tekrar görülesi bir yer yaptı.




Gitmeden önce alınan sözler:
Yağmurcuğum Paris çok hızlı bir şehir acele etmezsek gezemeyiz. İşbirliği yapacağına söz veriyor musun?
Yemekleri bizim yemeklerimizden biraz farklı olabilir yemeklerini güzel yemezsen yorulursun ve gezemeyiz tamam mı?
Dışarı çıkarken havanın durumuna göre ne giyileceğine anne ya da baba karar verecek ona göre!

Gitmeden önce verilen sözler:
Disneyland'a gidilecek, Mickey ile foto çekilecek.
Metro trenlerine binilecek.
Hep birlikte olunacak, uyurken bile!

Kendimize verilen sözler:
Yağmur yemeklerini iyi yemezse bu duruma takılınmayacak, dünyanın sonunun geldiği düşünülmeyecek.
Her gün deli danalar gibi koşturulmayacak, dinlenmeye zaman ayrılacak, müze ve tarihi eser zehirlenmesinden kaçınılacak.
Alışveriş abartılmayacak!

Sonuç:
Bence herkes sözünü 'elinden geldiğince!' tuttu.

Gelelim gezimizin ayrıntılarına,

Yağmur metroyu çok sevdi. Döndüğümüzde "Paris'te trenler yerin altından gidiyor biliyor musuuuuun?" diye büyük bir heyecanla anlattı herkese. Bir de metrolara seyahat sırasında binen sokak sanatçılarını görünce Yağmur da her metroya bindiğinde şarkı söylemeye başladı. Bağıra bağıra! Türkçe ve doğaçlama yaptığı şarkılarıyla şenlendirdi soğuk ve sessiz Paris metrolarını. Paris'te çocuklar yok sanki. Yani var da yok! Benim bildiğim çocuk demek cıvıltı demek, neşe demek, ses demek. Bir hafta boyunca metrolarda varlığı belli, sesi cıvıltılı tek çocuk Yağmur'du.



Bir aydır her gün fransızca bilmediğimden anlayamadığım kelimeleri bana söyleyip, bu erkek demek, kız demek, araba demek, bunu tuvalete gitmek istediğimizde söylüyoruz diyen Yağmur'un, yolda, metroda, restaurantlarda gördüğü insanlara 'bonjur' deyip bildiği kelimeleri arka arkaya sıralayıp onlarla heyecanla iletişim kurmaya çalışmasını izlemek çok keyifliydi.



Eiffel Kulesine gelince: Yağmur sırada beklerken, asansörde ve merdivenlerde oldukça metanetliydi. Ben bile o kadar başarılı değildim açıkçası. Ama üçümüzün de ilk defa çıktığı bu kule günün tam da çıkılası zamanında muhteşem bir iz bıraktı bu gezide. Bu arada biz o upuzun sırayı görüp aşağıda takılıp, yukarı çıkmadan dönme kararı almışken, arabasında uyuyan güzel uyandı ve sislerin arasında kalan Eiffel Kulesini gördü ve bir süredir dokunmak istediği bulutlara dokunmak için oraya çıkmak istediğini söyledi. Biz de bu sayede uzuuuun sırayı göze alıp yukarı çıktık ve o güzel dakikaları yaşama fırsatı bulduk.



Yağmur için en önemli kalem olan Disssssneyland'a gelelim. Tanrım bu kadar sırayı bekledikten sonra göz açıp kapayana kadar geçiveren binilen o oyuncaklara ne demeli? Ortam çok güzel sanki düşler diyarında gibisiniz, dükkanlar o kadar güzel ki alışveriş yapmadan durmak imkansız! Ancak o kalabalık -ki bu bir işletme taktiğiydi, çünkü sıralar belirli bir uzunluğun altına düşünce yavaşlatıyorlardı işlemleri- çekilir gibi değildi. Hoş ben böyle diyorum ama Yağmur şimdiden Mickey'nin evine tekrar ne zaman gideceğimizi soruyor! 




Mickey'nin evi demişken Disneyland'ın en büyülü tarafı bence çocukların karakterlerle tanışma anı ve onlarla fotoğraf çekilme fırsatı bulmaları. Yağmur ilk Guffy'le foto çektirdi. Bana neden konuşmadıklarını sordu. Ben de 'ağızlarında boşluk olmadığından' dedim, hazırlıksızdım saçmaladım!



 Mickey'nin evi gittiğimizde kapalıydı. Yağmur'a söz vermiştik. Ve bize de söylenen saatten yaklaşık 3 saat önce kapanmıştı. Biz de çıkış kapısından girip, personel kapısından daldık içeri. Türk olmanın yararları. Son dakikada Yağmur'u Mickey'le tanıştırmış olduk bu sayede. O karşılaşma çok etkileyiciydi!



Ve tabii Küçük Prens! Metroda, kitapçılarda, afişlerde, müzelerde her yerde karşımıza çıktı Küçük Prens. Yağmur'u Küçük Prens Okulunun mülakatına götürürken arabada anlatmıştım nereye gittiğimizi. Erken verdiğim bilgi endişe düzeyini artırdığından son dakikalara bırakıyordum bu tür konuşmaları. Küçük Prensin bir okul olduğunu öğrenince, o okula adından dolayı sadece erkeklerin gidebileceğini, kızların da gidebilmesi için küçük prenses olması gerektiğini söylediğinde Küçük Prens'in bir hikaye kahramanı olduğunu bilmiyordu. Ama şimdi biliyor! Hem de çok iyi biliyor! Okulu ile kurduğu bağı da çok kuvvetlendirdi  Paris'teki Küçük Prens karşılaşmalarımız. Özellikle de Museum Grevin 'balmumu müzesi'ndeki karşılaşma çok etkileyici oldu.




Naomi Campbell'la podyumda



veee Asterix'in Obelix'i
Ray Charles da Yağmur'u çok sevdi :)

Yabancı trustlerin çok bilmediği ama Fransızların önünde metrelerce kuyruk oluşturdukları çok etkileyici bir müzeydi. Klasik bir Paris turunda karşılaşamayacağınız ünlü isimlerin Madonna'dan Charli Chapline'e Picasso'dan Ernest Hemmingway'e birebir ölçekli balmumundan örneklerininve fransız tarihinin sergilendiği bir müze. Ama görülmeye değer bir müzeydi.




Ve bu sefer hakkını tam olarak veremediğimiz ancak bir daha ki sefere 1 tam gün vererek tamamlanacak olan bir müze: Doğa Tarihi Müzesi ' Museum National d'Histoire' cm2'si değerli olan, evlerin ev olamamanın sınırında, tuvaletlerin işlevini yerine getiremeyecek kadar küçük olmanın sınırında olduğu Paris'te devasa bir alanı açık alan ve kapalı alan bitkisi, her türlü hayvanın iskeleti, kurutulmuş ya da doldurulmuş haliyle sergilendiği muhteşem bir müze. Buraya gidince o sinirleri alınmış, cıvıltısız Fransız çocuklarının ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Bir tek bu müze bile çocuğunuzun bir seçimini ve dolayısıyla geleceğini değiştirebilir. Paris bu potansiyelle dolup taşan bir şehir. Metrodaki afişler, yollardaki billboardlar, müzeler, gösteriler, konserler öyle etkileyici ki... 
'All that can be found anywhere can be found in Paris.' Victor Hugo



Hep söylerim gittiğim ülkenin, şehrin turisti olmayı sevmem ben. Çocukluğumun ve genç kızlığımın bir kısmının Bodrum'da geçmesinden midir bilmem ama sevmem turist olmayı. Sanki sürekli aldatılıyormuşum, gözüme sokulan klasiklerden dolayı gerçek güzellikleri gözden kaçırıyormuşum gibi gelir hep. İşte bu açıdan bu Paris gezimiz çok güzel oldu. Kendimi Eiffel dışında hiçbir yerde turist olarak hissetmedim. Yağmur'un gözlerindeki ışıltı da bizim için en güzel hediye oldu.





14 Temmuz 2013 Pazar

Nasıl bir Yağmur? 0


"Her bebeğin bir karakteri vardır" 
derler ya, bu aralar bu sözü çok anımsar oldum. Bu yüzden de bu postu yazıyorum. Daha doğrusu bu post dizisine start veriyorum.
Yağmur 3,5 yaşında artık, karakteri oldukça belirginleşti, en azından çerçeve belli. İleride dönüp bakmak ve değişimi ya da rijitliği görebilmek için not düşmek istedim.
 

 
 
Bebekliğinde giyinmek sorun olmadı hiç. Hani bazı bebekler aralıksız ağlar ya kıyafetleri değiştirilirken, işte Yağmur o bebeklerden değildi. Ancak ne zaman ki tulumlar yerini belden lastikli pantolon şortlara bıraktı işte bizim kabusumuz da öyle başladı. Mümkün olsa da çıplak dolaşsa. Hele bu aralar artık durum iyice iç karartıcı olmaya başladı. Aldığım birçok cici bici şeyler etiketleriyle duruyor dolapta. Hayır tam olarak belli olsa ne istediği ona göre alacağım ama 15 gündür giydiği bir şort birden rahatsız etmeye başlıyor. Geçenlerde rahatsız olduğu kıyafetleri ayıralım dedim. Hepi topu 2 şort kaldı çekmecede :(
 
 
Küçüklüğünden beri evden çıkmak hep zor oldu bizim için. Zaman kavramı olmadığı için ve hanımefendinin kafasındaki kurguya sadakat esas olduğu için evden şöyle derin mi derin bir nefes vermeden çıkamadım hiç. Uzattığım ayakkabının tekine uygun olan değil de diğer ayağını kasten uzatması var ya sanki bir totem onun için.
 
 
 
 
Kıyafet zaten artık benim seçtiğimin dışında ne varsa o olmalı. Bazen sevdiğim bir şeyi giydirmek için bildiğiniz tiyatro oynuyorum hem de baş rolde. Diziyorum 3-5 t-shirtü sonra istediğim dışındakilerin reklamını yapıyorum sırayla. O da gidip bahsi hiç geçmemiş olan benim istediğim tshirtü seçiyor "çoğunlukla!". 
 
Sonra şu tam çıkmak üzere bulunan oyuncak ve oyunlar vardır bi de. Ha bi de birden duymaz olur Yağmur o sırada. Yağmuuuuur hadi kızım gidiyoruz, arkadaşın bizi bekliyor, pastayı kesecekler bak, aaaa acaba öğretmenin şimdi ne yapıyordur? gibi hiiiç kaile alınmayan hece grupları boşlukta yankılanır biz çıkmadan önce. 
 
Sonra bir oto koltuğu sorunsalımız var ki ben artık bu konuda yazmak bile istemiyorum. O emniyet kemeri var ya, bizim koltuğumuzda o yok aslında. Öncelikle kollarını geçiremedik hiç, sadece bacaklarından tutuyor. Bi de hergün biraz daha bollaştırıyoruz tabii. Yoksa "sıkıyoooooor!.."
 

 
 
Her türlü temas ilk etapta rahatsız ediyor onu. Mesela yolda görüp ilgilenen bir teyze ya da amca bodozlama bir şekilde bir yerinden tutup dokunarak  iletişime geçerse daha başlarken kaybetmiştir. Yeni tanışmalara zaman tanıyor bol bol. Hemen sıkı fıkı olmak pek hoşuna gitmiyor. Ama bu durumu abarttığı da oluyor bazen. 
2 yaşındaydı bir akşam babasıyla üniversiteden ortak arkadaşlarımızla bir araya gelmiştik. Bu gruptan bir abi ki ismi Levent'di, Yağmur'a bütün gece onu öpüp öpemeyeceğini sordu. Yağmur da her seferinde bu isteği reddetti. Gecenin sonunda öpücükten umudunu kesmiş Levent Abi'ye hoşça kal dedik, herkes arabasına bindi ve yoluna koyuldu. Bu tür gecelerin sonunda -ki bu Yağmur'un uyku saati civarına denk getirilirdi, babasıyla sürekli ve alçak sesle sohbet ederiz ki Yağmur uykuya çabuk geçsin. Yine Yağmur'un uyuyacağını düşünerek sessiz sessiz sohbet ederken arkadan hatırı sayılır yükseklikte bir ses geldi. "Öpsün!"
doğal olarak ben:"Efendim annecim, ne dedin anlamadım." dedim.
Yağmur tekrarladı: "Öpsün, o abi beni öpsün!"
Bütün gece bir öpücük için kendini paralayan Levent Abisinin artık onu öpebileceğini söylüyordu yani. Üstelik kahkahalarla bunun imkansızlığını anlatmaya çalışınca da ağlamaya başladı :)
 
 
 

Hoşlandığı şeyler de var tabii! Komşularımızdan (bir ara komşu tanımı şuydu: evleri evimizin yanında yaşayan insanlar) ve onlara kendi özgür iradesiyle gidip gelmekten hoşlanıyor.

Yürümekten, yürümekten ve yürümekten hoşlanıyor çok. Evden her çıkışımızda  arabayla mı yoksa yürüyerek mi sorusunu sormadan çıkmaz asla. Eğer cevap arabayla ise önceki evimizin şimdi oturduğumuz eve göre çok merkezi olması ve dolayısıyla eskisen daha az araba kullanmamız sebebiyle bir umut uğraşır ki yürüyerek gidelim diye. Daha yeni yeni sormayı azalttı diyebilirim.
 

 
 
Dans etmek de bebekliğinden beri en çok sevdiği ve en iyi yaptığı şeylerden biri. Kendisi yazsa ben bu konuda iyiyim diye yazardı kesin :) müzik ve ritm konusunda iyi olduğunu profesyonellerden duyuyoruz ve mutlu oluyoruz. Onun için tabii çünkü "Müzik ruhun gıdasıdır" ya...

Bi de biçimleri sürekli bir şeylere benzetme konusunda iyi bir Yağmur :)
Ama gerçekten babasıyla çok şaşırıyoruz bazen. Geçenlerde Bir kaktüsü canavar eline benzetmiş babası da fotosunu çekip face'e koymuş :) İlk bir şeyler karalamaya başladığında ve hatta hala da önce çizer sonra benzetirdi. Bak ev yaptım, insan yaptım, pencere yaptım, hediye paketi yaptım, hava gücü makinası yaptım!!! -nerede gördü acaba bu makinayı ya da böyle bir makine var mı aslında ?-
 
 
 
Ve tabii bir de en önemlisi fotoğraf çektirmekten hoşlanıyor sanırım :)
 
 
 
 
 



22 Şubat 2013 Cuma

3,5 yıl sonra!


Benim hayatımda sinemanın yeri çok başkadır. Üniversitede herhafta bir filme gitmezsem iyi hissetmezdim kendimi. Ve yalnız yapmaktan en çok zevk aldığım şeydi sinemaya gitmek. Ne güzeldir ki o zamanların sevgilisi, bu zamanların kocası Yağmur'un babası da çok severdi benim gibi. Yağmurdan önce haftada 3-4 kez gidiyorduk.





Dün yaklaşık olarak 3,5 yıllık bir aradan sonra ilk defa sinemaya gittik karı-koca. En son gittiğimizde ben 6 aylık hamileydim. Dönemin korkunç hasatlığı domuz gribi salgınından dolayı sinema salonlarından istifa etmiştik. Sonra zaten Yağmur doğdu ve sinema çocukluğum kadar uzak kaldı bana. Bir süre ben gitmediğim için sinemaya giden Yağmur'un babasına gıcık olmakla geçti zamanlarım. Sonra benim durumuma üzülen babamızın bir akşam nereden aldığını bilmediğim bir cesaretle Yağmur'la başbaşa kalma girişimi sonucu gittim ilk filmime.




Avrupa filmlerini sevmişimdir hep. İnsan daha gerçek, hayat daha çıplak olur sanki Avrupa sinemasında. O yüzden de biraz ağır gelir insana dramı. Anne olduktan sonra sex ve içki bağımlısı bir annenin bakamadığı çocuklarına bakan fedakar bir babanın kanser olduğunu öğrenmesiyle yaşadığı çaresiz savaşı anlatan bir İspanyol filmini seçmek hiç mantıklı değilmiş geç anladım. Buhran dolu geçen dakikalardan sonra ilk yarıya derin bir nefes vererek çıktım ve bir daha geri giremedim.Doğruca evime kızımın ve kocamın yanına koştum.

Aslında o gün bir daha anladım ki anne olmadan, ölmekten bile, kaçırdıkların için değil de vermeyiyeceklerin için korktuğun bir değerin olmadan, yaşamı, ona ait acı ve mutlulukları tam olarak anlamak mümkün değilmiş.




Ve dün anladım ki Yağmur'un gelişiyle duygusal yükü ağırlaşan tek kişi ben değilim. Akşam gittiğimiz adını izlemeyenlerin bana kızmasından çekindiğim için vermediğim iki gencin maceralarını anlatan güzel, aşk ve acı dolu filmin son sahnesine kadar sakinliğini koruyan, ancak son sahnede oğlunun tabutunu ağlayarak taşıyan babayı görünce açılan ışıklara aldırmadan ağlayan sevgilimin de baba olduğunu anladım dün gece...



28 Ocak 2013 Pazartesi

Yardımcı meselesi....


Bu mesele öyle temizlik, ev işi yemek, kadın işi diye küçümsenecek bir mesele değil. Bu mesele öyle bir mesele ki, dillere destan yüzyıllar boyunca süre gelmiş sosyo-kültürel ve ekonomik farklılıkların ve hatta uçurumların bir araya gelmek zorunda olduğu, hele ki işin içinde her şeylerden kıymetli varlığınız olan yavrunuz  da girince hayatileşen bir mesele!

Bizim bu meseleye girişimiz Yağmur 10 aylıkken oldu. Neden öyle oldu? Çünkü ben biraz kontrol bağımlısıydım. Evde bebek konusunda çok bilgili ve de bilinçli olmayan bir kişinin sürekli dolaşmasına tahammülü olmayan tam zamanlı pimpirikli bir anneydim. Ya ben tuvaletteyken bebeğin yanından sıcak çayla geçer ve de yanlışlıkla üstüne dökerse gibi deli işi düşüncelerle boğuşmaktansa kafam rahat olsun bebeğime ben bakarım dedim.


Ancak Yağmur'un günde 5 öğün taze yemek, meyve ve yoğurt telaşı başlayınca evde sadece hayati gereksinimleri karşılayan bir varlık haline büründüm. 10. ayda gittiğimiz çocuk gelişim uzmanı günde şu kadar açıkhava, bu kadar kapalı mekan oyunu deyince biz de evimizin temizliğine yardıma gelen Nedime Hanımı  haftanın 5 günü gelmeye ikna ettik.
Neyse çok uzatmayayım. Yaklaşık 1,5 yıl sonra Neriman Hanım saçmasapan bir sebepten tam da taşınmamıza 5 gün kala o çok sevdiği Yağmur'u arkasından ağlayarak bırakarak kapıyı çarpıp çekip çıktı ve de gitti! Tanrıya şükür ki son zamanlar dışında Yağmur'un öz bakımını pek üstlenmemiş olması ve Yağmur'un her zaman öncelikle beni seçiyor olması travma tik bir etki yaratmayacağını öngören profesyoneller yüreğime su serpmişti. Ancak her işte bir hayır var mıydı???



Bizim farklı kültürlere açılmamız işte böylece başladı!
Gözümüze kestirdiğimiz fransızca eğitim veren bir özel okulda İngilizce'nin 4. sınıfta verilmeye başlandığını öğrenince çocuk bari ingilizceyi şimdiden öğrensin diye ve okuduğum kadarıyla 0-6 yaşta öğrenilen dilin beynin anadil bölümüne, daha sonra öğrenilenin de yabancı dil bölümüne kaybolduğunu ve asla anadili gibi konuşamayacağını öğrenince önce bir Flipinli yardımcı deneyimimiz oldu. Çok iyi bir insan ancak çok farklı bir kültür! Çocukla çocuk olamayan, Türk çocuklarını şımarık bulan, kendi çocuklarını anane, babanne ile büyütüp daha ziyade çalışmayı seçen ya da seçmek zorunda kalan ağır kanlı annelerin kültürü... Aile danışmanımızın önerisiyle hiç Türkçe bilmeyen bu bayana Yağmur'un güvenmesi için gereken 3 aydan sonra Yağmur'un hala tuvalete bile birlikte gitmek istememesi bize yanlış yolda olduğumuzu hatırlattı. Ve Yağmur ve Flipinli yardımcımız arasındaki büyük boşluk kapatılamayınca bizden ayrıldı. Daha sonraki deneyimlerimiz de birkaç günlük oldu en uzunu ise 1,5 aydı. Bu yazıyı yazdığım bugün  bir Özbek asıllı Türkmen bayan 2 gündür bizimle çalışıyor. Sonuç koskocaman bir muamma!




 Belki birilerine yardımı olur diye yazayım sonuç olarak fikrim şudur ki:
Yabancılardan Türk kadınlarda gördüğünüz beceri, temizlik ve pratikliği beklemeyiniz.
Eğer çocuğunuz 2 ve üzeri ise oyun oynamaktan zevk alacak genç kızları seçmeli ancak bir çocuğun sorumluluğunu alabilecek olgunlukta olması için de 28 ve üzeri olmalıdır bence.

Flipinli düşünüyorsanız bir tane düşünmeyin çünkü bir eve ve çocuğa asla yetişemiyorlar  çok yavaşlar en az iki düşünmelisiniz ve tabii her biri için diğer Özbek, Türkmen gibi yabancılara göre yaklaşık 2 katı maaşı gözden çıkarmanız gerekir.

Özbekler sanki bizim kültürümüze en yakın kültürmüş gibi geldi bana. En azından yemek vs. gibi konularda. Moldovyalı ve Bulgar deneyimim olmadığı için yorum yapamayacağım.

Genel olarak iyi bir iş etiği beklemeyin, daha dolgun maaş bulunca sizi hemen bırakacak kadar rahatlar. Görüşmeye gelen bir bayanın evimize gelen otobüsten inip telefonlarıma da cevap vermediğini biliyorum. Doğru insanı bulmak için çok deneme yapmak lazım bu sürede de çocuklara dikkat etmek lazım. Duygusal bağ kurmalarını bir nebze de olsa engellemek gerekiyor bence. Ben genelde Yağmur'a kendime yardımcı arıyorum diyorum, boş zamanlarında da istersen seninle oynar diyorum, beğenmezsem ben beğenmediğim için gidiyorlar bunun onunla hiç bir ilgisinin olmadığını anlatmaya çalışıyorum.

Tam da taşınma öncesi başlayan ve hala sonuçlanmamış bu süreç beni, dolayısıyla Yağmur'u ve hatta babamızı :) bayağı yıprattı. Yağmur'un okula alışma sürecinde, bana yapışıp kalmasına -ki bu tamamen farklı bir post konusudur-, bir türlü eve yerleşemememize ve dolayısıyla benim hafif dozda (?) depresyona girmeme sebep olsa da umudumu yitirmedim bekliyorum.



Şimdi söylenmez ama söyleyeyim yaşım oldu 35, artık bir baltanın sapı ve anne olmak dışında bir vasfa sahip olmak için zaman daralıyor , bir kız çocuğum var ve okuyacağını düşündüğüm okullardan alacağı diplomaların hakkını verebilmesi için ona doğru bir rol model olabilmek istiyorum, çalışmak aklımdaki projeleri hayata geçirmek istiyorum. Bu arada bu acımasız dünyada onu yapayalnız bırakmayı da içim el vermiyor. Ancak bir kardeş düşünsem de kime güvenip de dünyaya getireyim bir bebek??? Anane, babanne hepsi uzakta. Yardımcı meselesiyse işte anlattığım gibi :(((

9 Ocak 2013 Çarşamba

3. yaş


Canım, cananım, hayatımın gayesi, adanmışlığım, çaresizliğim, vicdani muhasebem, neşem, hüznüm, herşeyim iyi ki doğmuşsun, iyi ki sen olmuşsun.



Tanrım bana senin olduğun gibi oluşunu, varoluş amacını kavrama ve bununla baş etme yeteneği versin. Sana olan derin duygularımla, seninle gelen yeni herşeyle baş etme yeteneği ve ihtiyacın olduğunda cevap verebilme yetisi versin.



Tanrım sana, her koşulda mutlu olabilme yetisi,  parlak, sağlıklı, umut dolu bir gelecek; kendinle barışık olabileceğin, dürüst, adil ve sağduyulu kalabileceğin bir hayat versin.





Seni çok seviyorum ve geçmişte kalan hergününü çok ama çok özlüyorum.
3. yaşın kutlu canım kızım!



8 Ocak 2013 Salı

başlangıcımız güzeldi bu yıl


Bu yıl yeni yıla ev sahibi olarak girdik.

6 yıllık evliliğimde Yağmur'dan önce ve sonra evde durmayıp, gerek şehirler-arası gerek şehir-içi katıldığımız yeni yıl aktivite deneyimlerinden sonra, en iyi yılbaşı kutlamalarının ev partileri ile olduğunu, İstanbul'da trafik derdi olmadan, sıkıştırılmış paket programların bunalımından uzak geçirilecek bir yeni yıl partisinden daha iyisinin geçmişte tombala, sobada kestane ve biricik TV kanalında izlenen dansözlerden ibaret olacağını anladım.

İşte bu yüzden bu sefer bir farklılık yapıp partiyi bizim evimizde organize ettik. Aslında ev de sayılmaz, bahçede! Soğuk kış günüde bahçede 2013'e merhaba deme fikri kimindi dersiniz? Tabii ki babamızın! 

Dışarıda kurulan uzuuun bir çadır ve masa, 



yakılan mangallar, ateşler, 





her yaştan katılımcılar, 






genç yetenekler ve profesyonel müzisyenlerle, 







gecemiz harika geçti.

Umarım 2013 de böyle güzel ve renkli geçer!



*** Bizi yalnız bırakmayıp gecemize katılan herkese, çok çok çok teşekkürler, sevgiler!